• Tarih bir tahriften ibarettir
  • Ülkeye girerken hava alanında derdest edip deliğe tıkmışlar, aylar süren kahırlı bekleyişin sonunda lütfen mahkemeye çıkarmışlardı.

    Bakışları daha mı az öfke doluydu? Gözleri eski parlaklığını bira daha mı yitirmişti ?

    Fatihte Halice inen sokakların birinde, yükünü almış salaş bir kahve hanede oturuyorduk.

    Akşamdı...

    Tavla ve okey şakırtıları arasında haberlere nüfuz etmeye çalışırken yüzü ekranda beliriverdi. Godard’ ın filminden çıkıp gelmiş gibiydi. Sahici Değil di. Çökmüştü. Belki de sahici görünmeye eskisi kadar çaba sarf etmiyordu.

    Olaya bir Dreyfus havası katmaya mı çalışıyordu? Sıradan bir mağdur, benzerlerine sıkça rastladığımız sıradan bir sanık mıydı?

    Bu adam vaktiyle, “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir “ lejandı altında “Milletin” sözcülüğünü yapmış , 5816’ya tosladıktan sonrada, bu ülkede egemenliğin “kayıtlı” ve “şartlı” gerçeğini kavramış bir parlamenter di.

    Ama şimdi “temsil” suçunun bedelini mahkemede “sanık Hasan Mezarcı” olarak ödeyecekti .

    Mahkeme salonundaki görüntüsü gerçekten yürek parçalayıcıydı.

    İyici kırlaşmış aslan yelesi saçlarını savurarak etrafa bakıyor, sol elini mütemadiyen pamuk beyazı sakallarında gezdiriyordu.

    Yargıçlar heyetinin tazirle karışık sorularına çok şükür henüz basiretini ve cesaretini yitirmediği için, o da tazirle karşılık veriyor, böylece izzetini kurtardığını düşünüyordu.

    Öyle ya hukuk devleti demek, hukuku teminle mükellef yargıçların sanığa paşa gönlünce muaheze edebildiği sistem demekti.

    Tabii, mahkeme safahatının “sus.. Konuşma... Uzatma... Kısa kes...” faslını atlatıp Reha muhtarın bön soruları ile karşılaşanlar, sıradan bir haber bültenini Hicthcock un “ Alaca karanlık kuşağına” dönüştürmeyi başaran bu şapşal anchormanı izlemekten asıl mesleyi çözemeyeceklerdi.

    Neydi mesele?

    Dr. Rıza nur’a sorarsanız “ gayetle ciddi” ve rejimi temelinden sarsacak bir “mesele”ydi bu.

    Çünkü ortada bir cinayet vardı ve bu cinayete azmettiren şahıs da, ulusça çok yakından başarılarına gıpta ettiğimiz bir büyük devlet adamıydı.

    Dr. Rıza Nur, hani şu Mustafa kemal in başkanlık ettiği Büyük Millet Meclisi’nin İsmet Paşa’ya mihmandar olarak Lozan müzakeleri’ne gönderdiği; “zoraki diplomat”;rejimle ters düşen sonra gidib Fransa ya yerleşen ve orada kaleme aldığı Hayat ve Hatıratım” adlı adlı Türkiye ye girmesi, basılması, dağıtılması ve okunması yasak dört ciltlik anılar toplamıyla anılar toplamıyla bugünde lanetliler listesinde yer almaya devam eden sabık Maarif ve Sağlık Bakanı

    Sahi neydi mesele?

    Hasan mezarcı ve değişik partilerden dokuz arkadaşı, bu günde esrarını koruyan “Ali Şükrü Bey Cinayeti”nin esbabını ortaya çıkarmak niyetiyle TBMM başkanlığına bir araştırma önergesi verdiler. Önergede yer alan iddialar tam anlamıyla dehşet vericiydi:

    İngiliz işgalinin devem ettiği, lozan görüşmelerinin kesildiği ve Lazan la ilgili şiddetli münakaşaların yapıldığı günlerde, 27 mart 1923 günü muhalefeti ile meşhur bir millet vekili (Ali Şükrü Bey) öldürülüyor, 29 Mart günü ceset çıkıyor, aynı günün akşamı katiller (Topal Osman ve çetesi) ortadan kaldırılıyor ve fevkalade galeyan ve infial halinde olan meclis 1 Nisan günü, görevini ikmal ettiği gerekçesiyle fes ediliyor.

    Garip olayların biri de, Ali Şükrü Bey’in katillerinin yakalanarak adalete teslim edilmesi hususunda yetkili ve sorumlu bulunan başbakanın devre dışı bırakılması ve topal Osman ve adamlarının Muhafız alayı Komutanı askerleri tarafından öldürülmesidir.

    Olayın daha da garip tarafı Muhafız alayı komutanlarından (Rize mebusu) Binbaşı Rauf ‘un bu olayı müteakip “intihap” (seçim) yoluyla oluşturulan 2. TBMM 'de Rize milletvekili yapılması ve aynı kişinin mecliste vurlarak öldürülen Deli Halid Paşa cinayetini müteakip, daha sonraki mechul akibetidir.

    Ali Şükrü Bey cinayeti hakkındaki bilgi ve belgelerin 70 yıl sonra hala bugün sansürlü olması ve özellikle her iki mecliste de milletvekili, Sağlık ve ve Eğitim bakanlığı yapmış, Lozan Anlaşmasın da imzası bulunan Sinop milletvekili Dr. Rıza Nur gibi devrin mühim bir devlet adamının Ali Şükrü Bey cinayeti ile ilgili hatıratının Şiddetle yasaklanmış olası, fevkalade manidar, üzücü ve ürkütücüdür.

    Dr. Rıza Nur gibi devrin mühim bir devlet adamının Ali Şükrü Bey cinayetinin şahidi olarak itirafları, tek başına devleti zan ve şaibe altında bulundurmaya kafidir.

    Ve olay, bu boyutları ile yalnız siyasi bir cinayet değil, devletin mutlaka aklanması gereken ve bugünümüzüde ilgilendiren siyasi bir sıkandaldır. Ali Şükrü Bey cinayeti ve bunu müteakip işlenen cinayetler, maktullerinin ailelerinide zan ve şaibe altına sokmuş ve halada bu zan ve töhmetler devam etmektedir. (...)

    Bu ülkede haksızlık yapanın haksızlığının, hırsızlık yapanın hırsızlığının, cinayet işleyenin cinayetinin yanına kar kalmayacağı, hukukun üstünlüğünün ve adaletin ergeç mutlaka tahakkuk edeceğini görmedikçe, yapılacak tüm değişiklik ve yenilikler teorik kalmaya ve suistimal edilmeye mahkumdur."

    Hasan Mezarcı

    (İstanbul Milletvekili)

    Sonrasını biliyorsunuz. Önerge dikkate alınmadı, ama Ali Şükrü Bey cinayetinin izini süren Hasan Mezarcı medyada akıl almaz bir

    "linç kampanyası" yla Rıza Nurlar la, Aynı lanetliler gettosunda yaşamaya mahkum edildi.

    Bu gün ikide bir 5816 sayılı kanuna muhalefetten hakim önüne çıkarı Hasan Mezarcı, Bir taraftan da Ali Şükrü Bey hadisesindeki cüretinin bedelini ödüyor.

    Ali Şükrü Bey niçin öldürülmüştü?

    Ali Şükrü Bey i öldüren Giresunlu Topal Osman Ağa niçin ortadan kaldırılmıştı?

    Bu sorular açık toplum iddiasındaki 1998 Türkiye'sinde bile hala doğru dürüst cevab bula bilmiş değil.

    Dönemin Antep mebusu ve İstiklal mahkemeleri'nin ünlü yargıcı, bizim türkçü Altemur'un babası Kılıç Ali, hatıratında, Ali Şükrü Beyi "ruhen menfi yartılışlı, dini taasub sahibi bir kimse" olduğunu söylüyor.

    Çankaya vak'anüvasi Fkih rıfkı atay da, " Çanakaya" adlı eserin ilgili bölümünde Kııç Ali nin dini taasub sahibi idi" nitelemesinin altını çizerek daha da ileri gidiyor ve "Mecliste Mustafa Kemal'e düşmanlığıyla bilinen grubla işki içindeydi" diyrek, adeta Ali Şükrü Bey in kişiliğiyle akibeti arasında bağ kuruyor:

    "Mecliste Mustafa Kemal den kuşkulanan en tehlikeli ve azgın grub muhafazakar takımı idi. Mütareke yıllarında irtica istanbulda da Anadoluda da alıp yürümüştü. Ana doluda Tanzimattan da öncesini hatırlatan bir hava egemendi. şair Mehmet Akif, sarıklı hocalardan çoğu, trapzon milletvekili Ali Şükrü bu grubta idler. Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğuhalde en 'azılı' olanlardan biriydi. 36. yaşında meclise girmişti. Cüretli ve atılgandı."

    Ali Şükrü Bey, bu cüretinin hayatına mal olacağını bilemezdi elbette. Oluşturrulmak istenen yapının, oligarşiyi ve diktatörlüğü meşrulaştırdığını iddia ederek, aralarında Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş ve İzmir Suikasti'ne karıştığı iddiasıyla idam edilen Lazistan mebusu Ziya Hurşit'in de bulunduğu bir grub arkadaşıyla birlikte, bir muhalefet bombardımanı başlatmıştı. Alkollü içecekleri yasaklayan "Men-i müskirat kanunu"nun altında onun imzası vardır.

    Hem meclisteki ayyaşları öfkelendirmiş, hem de "lozan da taviz veriliyor" iddiasıyla taraftar toplayarak lozan sürecini akamete uğratmıştı.

    Böylesine tehlikeli ve cüratkar birinin yaşaması ziyan olarak değerlendirilecek ve bu ziyanı telafi etme, yani Ali Şükrü Beyi öldürme işi de yine bir başka tehlikeli mahluk olan Giresunlu Topal Osman Ağa ya ihale edilecektir.


    Dönemin Başkanı Rauf Orbay anlatıyor:

    " 26 Mart 1923 günü akşamından sonra Ali Şükrü Bey aniden ortadan kaybolmuştu.. Lozan müzakerelerinin kesildiği günlerdi. Muurahhas heyetimiz Ankara'ya dönmüştü. Bu heyette Bahriyemizi temsil eden Deniz Yarbay Şevket Doğruker de vardı.

    Şevket Bey'i konu ile ilgili bilgi almak için çağırttım. Şevkey Bey, Ali Şükrü Bey in kardeşidir.

    Ağabeyinin kayıp olduğunu söyleyerek birden ağlamaya başladı. Üç günden beri eve gelmiyormuş soruşturmuşlar, aramışlar, bulamamışlar...

    Şevket Bey'e otur dedim ve derhel gereken emiri vererek aratmaya başladım. Ali Şükrü Bey Karaoğlan çarşısında nargile içerken yanına Topal Osman Ağa nın adamlarından Mustafa Kaptan gelmiş.

    Bir süre sonra Ali Şükrü Bey i evine kahve içmeye davet etmiş. aynı Akşam Osman Ağa'nın Samanpazarı ndaki evinin üst aktında komşular gürültülü sesler duyduklarını ifade etmişler. Sabahın Erken saatlerinde de eşya nakletmek için evin kapısına bir arabanın geldiğini söylemişler.

    Derhal arama emri verdim. Ankara valisi Abulkadir Bey, Jandarma komutanı, Polis Müdürü ve bütün güvenlik kuvvetleri seferber oldukları halde, hatta kendi arabamı arama işlerine verdiğim halde iz bile bulunamadı.

    Devamlı aramalar sonunda ancak birkaç gün sonra Çankaya yolundan geçen arama ekibine bağlı jandarmalar ana yoldan ayrılan araba izlerini takip ederek yeni kazılmış bir çukurda Ali Şükrü Beyin ölüsüne rastlamışlar.

    Ölünün avucunda sımsıkı tutulmuş bir sandalye hasırı parçasının da Topal Osman'nın evinde bulunan kırık sandalyeye ait olduğu tespit edilince ele sağlam bir ip ucu geçmiş oldu. Yakalanan Osman Ağa nın adamı Mustafa Kaptan da Ali Şükrü Beyi kendisinin Topal osman ın evine gütürdüğünü söyledi. Ali Şükrü Bey'i orada ayakta duran Osman Ağanın karşısına oturtmuşlar. Ve verdikleri kahveyi içerken birden bire üzereine atlayarak boğmuşlar. Mustafa kaptanın bu itirafı ile olay tamamen aydınlanmıştı. Olayı Mustafa Kemale Haber verdim ve emniyeti için Çankaya köşkünü boşaltmasını söyledim."

    Rauf Orbay, Topal Osman Ağa nın deşifre olduktan sonra bu kez Çankaya köşküne saldırıp Mustafa Kemal i öldüemeye çalışacağını yazıyor hatıratında: "Osman Ağa üstüne gelindiğini sezince, Çankaya köşküne hucüm etti. Köşkte kimseyi bulamayınca kapıyı kırıp içeri girdi, ne bulduysa parçalayıp ortalığı darmadağın etti. Bu haber geldiği sırada silah sesleri duyuldu. Bir süre sonra haber geldi. Osman Ağa altı yardımcısı ile vurularak ele geçmişti...."

    Tarihçi Cemal Şener, "üstüne askerler gelince Osman Ağa nın Cumhurbaşkanı ve başkomutan olan Mustafa Kemal'in ikametgahı olan Çankaya Köşküne hucüm etmesi çok anlamlıdır" diyerek, Topal Osman ın Ali Şükrü Bey'in öldürülmesine yalnız kara vermediğini ima ediyordu. devamla şu satırların altını çiziyor Şener:

    "Topal Osman Ali Şükrü nün öldürülmesini tek başına planlamış olsa idi suçluluk psikolojisi ile daha farklı davranırdı. Ama silahlı askerler üstüne gelince tehlikenin Çankayadan kendi hayatına yöneldiğini görmüş olacak ki, kendisini bu duruma düşüren yere karşı yapacağı son şeyi yapıp silahlı saldırıya geçmeye karar vermiş."

    Mahir İz hoca ise "çete" diye nitelediği Topal Osman ve milislerinin şehirde nizam ve intizamı, hatta askeri kışlada (Topal Osman aynı zamanda Mustafa Kemal in Muhafız Alayı komutanı idi) disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladıklarını söyleyerek, meseleyi birazcık olsun vuzuha kavuşturmuş oluyor:

    "Bu gayrıtabii hal devam edmezdi. Galiba bir taşla iki kuş vurulsun diye Ali Şükrü Bey'in izale-i vücudu Topal Osman a Havale edildi."


    Yine Rıza Nur'a sorarsanız, mezkur cinayetleri 1 Nisan 1923 parlemento darbesi izleyecek, Ali Şükrü Bey ve yandaşlarının Meclisteki gayretleriyle tıkanma noktasına gelen Lozan müzakerelerinin geleceği teminet altına alınacak ve nihayeti ileride devrimleri gerçekleştirecek olan " Toplama" meclis'in önü açılacaktı.

    Rıza Nura sormayıpta ne yapacaksınız? Çünkü bu ülkede okutulan tarih kitaplarında Ali Şükrü Bey'in katledilmesi ve bu cinayetin yol açtığı sonuçlara ilişkin bilgi bulamazsınız.

    "Güdümlü" bir Tarihtir. Prof. İlker Ortaylı, "Bırakın yurt severliği, vatan severliği... bu kittaplarla tarih öğrenmek mümkün değil" derken sapına kadar haklıdır.

    Çünkü resmi "tarih" yazıcıların tarih diye bir dertleri yoktur. Çaresiz, dönüp Rıza Nur'lara, Mekanı cennet olası Mahir İz'lere illede tarihe birinci elden tanıklık etmiş Falih Rıfkı ve Şevket Süreyya gibi vak'anüvislere baş vuracaçsınız.

    Devam edecek...home

    free hosting